Blog

Mi’raculum

 

20151001_233038

Ömrümün siftah cümlesi “Ingaaa”. Vişneçürüğü dudaklarım, pörtlemiş kocaman yeşil gözlerim ve yırtamadığım amniyon kesemle, şiş halimle normal doğumla 6,5 kilo olarak düştüm dünya sahnesine. Beden denen emanet giysimi giyindim ve rolümü oynamaya başladım. Çünkü bize kim olduğumuz anlatılmadı.

Balıklar uyuyordu ben uyandığımda, gözlerimi açtığımda. Sahi balıklar uyur mu?

Diz kapaklarım gene kabuk bağlamış. Kim bilir gene hangi duvarlardan atlarken ya da önümdeki taşları görmeyip koşarken yere düşmüştüm. Belki de düşürüldüm. Köşeye sıkıştırıldım sonra. Mat edilmeyen çalışan bir tutam özgürlük çığlığı. Evet o çığlıkla hayata döndüm tekrar. Cam kırıkları batıyordu her tarafıma. Kanasa da her tarafım koştum hep. Kendimi bildim bileli koşuyorum. Koştukça bazen arkama bakmaktan önümdeki duvarları göremedim. Tosladım. Önemsedim arkadan gelenleri çünkü. Önemsedikçe kaybettim. Kaybettikçe gidene “Dur!” dememeyi öğrendim. İçimde kopan uçurtmanın iplerini bıraktım hep uçsunlar diye.. Düğüm atmak anlamsızdı çünkü. Yeterince kördüğüm vardı. “Şu hayatta nelerden vazgeçtiğimi görseydiniz, şansınızı fazla zorlamazdınız.” diyebildim gidene içimden sadece. İçimden dedim ama. Ve “Peki.” diyebildim beni tükettikleri için. Bir daha da geçmişe bakmadım.
Geçmişe bakmamaya direndikçe duygularıma ötenazi istediler. Çocukluk ötenazisi. Sağ koğuş,  362 numaralı yatak ve tavus kuşunda saklı kaldı her şey. Duygusal binalarım çöktü yani, tapumsa kayıp. Ayrıca yırtamadığım hayatımın ambalajını da kim yırttı bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Hissizlik kalmış bir yanımda ama. Tavus kuşu getirdi onu bana. O kanatlarını açtıkça ben dökülmüştüm çünkü. Toplamış getirmiş. Yerleştirmişim ben de farkında olmadan dibime, zemine.

Hissizleşmek diyorum, duyarsızlaşmanın sol kanadı benim için. Sağ kanadım da balmumundan İkarus’unki gibi. Eridikçe düşüyorum, yere çakılıyorum, yeniliyorum. Hissizliği çırptıkça güçleniyorum. Deniyorum, yeniliyorum. Yılmayıp, hayatın attığı okkalı tokatlara rağmen tekrar tekrar deniyorum. Daha iyi yenilmek için. Yenilgi benim kalkanım çünkü.
Yenildikçe ben, yollarımız birleşti o güzel insanlarla. “Güzel hayat isteyen, güzel insan biriktirsin.” diyor ya Cemal Süreya kelimelerinin tüm gücüyle cascavlak, işte ondan bir tutam aldım ben taaa yıllar önce. “Hayatta neyi en iyi yapıyorsun?” diye sorsalar cevap veremem hâlâ mesela. Hayatta hiç en’lerim olmadı çünkü. Birbirlerine oranla “daha çok’larım ve daha az’larım” var.  Şu cümleyi  yürekten kurabilirim ama: Yüreği güzel, gönlü güzel, ruhu güzel insanlar biriktirebiliyorum hayatta. Hem de çok güzel biriktiriyorum! Zor seçiyorum, çok zor açıyorum belki yüreğimin kapılarını; ama iyi beceriyorum bu işi sanki.

Yıllar geçtikçe süzgecimden elesem de bazılarını, elemeden kendi düşse de bazıları kalanlarla mutluyuz biz. Eledikçe de iyileştim. İyelik eklerini çıkardıkça hayatımdan rahatladım. İçimdeki ayaklanmalar bitmedi. Ama nefes aldım anlatabiliyor muyum?

Kelimelerimi kırbaçlıyorum cümle kurabilmek uğruna yıllardır. Kelimelerim aklımda, ama cümlelerim kayıp. Kitaplarımsa oksijen maskem. Kitaplar dışında, o kadar az insanın yanında nefes alabiliyorum ki artık, şükrediyorum onların varlığına. Bu dünyaya gelip birbirimizi bulduğumuz için şükrediyorum.. Yanında nefes alabildiğim insanlar: “Öyle güzelsiniz ki kuş koysunlar yolunuza.”  Nüshalarınız yüreğimde, dibimde..

Nüshalarımı düzenledim. Yıpranmanın -yor ekinin ağırlığını Eylül’de bıraktım bu yıl da. Dizlerim kabuklaşmaya başladığından beri Eylül’de soyundum. Eylül’ün, soyunan bir kadın oluşu ondandır benim için.. Ve ben Eylül’e hiç ihanet etmedim. Etmem de. Hem tavus kuşu da Eylül’de geldi. Manidar.

Beraber kabuklarımı soyarken Eylül’le, başımdan aşağı dökülen kaynar sular yüzünden hiç kurumayan gözyaşımı anlattım ona. “Değişimin, dönüşümü yok bazen. Zorsa sev de, sevmiyorsa zorlama. Hayatı bile. Bitti. Bir maske daha yırtıldı. Grotesk. 22.Maske şimdiden soyulmaya başlamış.” dedi Eylül saçlarımı okşayarak. Sarıldı sonra sımsıkı ve ekledi: “Ingaaa” diyemesen de hâlâ bir bebek masumiyetiyle, çocuk kalan ruhunla ”Acımadı ki!” diye hıçkırarak ağlaman dileğiyle.. Gitti sonra. Hep gider.

“Hayatı ıskalama lüksün yok senin!” dedi afaki sesiyle Nazım Hikmet birden. Duydum.

Sonbaharlaştırabildiklerimizden misiniz? Hıh. İşte öyle bir şey.

Neyse. Etrafta tortular kalmış. Süpüreyim. Sonra rengarenk paketimle paketleyeyim de Eylül’e yollayayım. Sürpriz yapayım ona. Not düşeyim üstüne bir de:
Gelecekten Geçmişe Not: Ben daha renkleri mezun etmedim hayatımdan. Mi’ye üflüyorum hâlâ. Müzik var bir de. Bitince görüşelim mi?
Sevgilerimle,
“Anne karnında doyasıya ağladığı için yeşil gözleri fal taşı gibi açık olan, mor iksirli, kırmızı rugan ayakkabıları ve minnacık kuğu elbisesiyle, mızıka çalıp dans eden Yasi” diye..

Do re miiiiiiiiiiiiii
Yasi..

 

Advertisements

Yaş 29

Hayatımda ne olduğunu anlayamadığım bir dönem. Gözlerim kapalı, derin derin nefes alıyorum. Her nefeste ‘’Sabır.’’ diyorum. Sabırlıyım; ama tahammülüm yok. Sakin değilim; ama sinirlenecek enerjim yok. Uçsuz bucaksız bıkkınlık benimkisi. Her yerin yabancısıyım. Bundan mütevellit bu yıl sadece, yeni yaşımın yanında yürümek istiyorum, bir yabancı gibi. Arkama dahi bakmadan. Geriye dönüp bakınca manzaranın hiç hoş olmadığını bilerek. Kimseye kendimi zorla anlatmadan. Kendini bilmeyenin kusuruna bakmadan. Daha çok ‘’negatifliği’’ kabul eden pozitiflikle, daha az ‘’pozitifliği’’ arzulayarak. ‘’Olduğu kadar, olmadığı kader.’’ diyerek. Affederek. Affetmenin yaralara kezzap döktüğünü bile bile. Sabır ve tahammülün aynı şey olmadığını dile getire getire. Yaşadığım, yaşayacağım bütün zorlukları yüzümdeki acıyla karışık karşılayan gülümsemenin verdiği güçle. Varoluşsal olmayan çabayla. Uçurumun kenarında dans eden bedenimle, hiçbir şey yapmamak için kendime zaman ayırarak. Kendimin, korkularımın arkasında durarak. Kendi karanlık yanımı, hayatın karanlık yanlarını kabul edip kahkahalarımı gözyaşlarımın arasında taşıyarak. M.Mungan’ın bana lütfettiği cümleleri anımsayarak:

‘’Yürüyüp geçeceksin, hep yürüyüp geçeceksin. Ben öyle yaptım. Hep yürüdüm. Herkesin her şeyi anlamasını bekleyemezsin. Sen yürüyüp gideceksin. Anlayan anlayacak, anlamayan anlamayacak; dünyanın hepsine yetişemezsin ki! Bilirsin ben iyi yürürüm.’’

Ama arkama bakmadan.

Karanlıklarda dolaşarak,

Gözümdeki ferle,

Feryat ede ede 29. Yaşımın yanında yürüyeceğim usul usul. Kendime sakladığım yolu bulmak için.

Eylül

Ve artık her şey güzel değildi. Büyümüştüm. “Her şey güzel olmayacak belki; ama güzel şeyler olacak.” diyerek yola koyuldum. Dünya önyargılıydı, bense yargılı. Sahi, yargıç kimdi?

Tüm uçuşlar iptal!

Tüm uçuşlar iptal!

Hakim Bey,

Kaç zamandır uçamıyorum. Uçmayı o kadar özledim ki…

Çocukken öğrenmiştim, oysa uçmayı. Kanatlarım yoktu belki; ama damdan atlayarak uçtuğumu zannederken yere çakıldığımı gördüğümde, dizlerim kanasa da havada kaldığım o anı, kimseye ihtiyacım olmayan o anı, kuş gibi hafiflediğimi gördükçe uçabildiğimi anladım. Zaten yaşamı anlamlı kılan, bir insanı, bir şeyi sevmememizi sağlayan sebepler hep an’da saklı değil midir?

Uçmaya çalışmamın bedeli patlak kaş, dikişli alın ve yaralı dizimdi. Mutluydum yaralımla. Deneyimleyerek bedelini ödediğim bir eylem değildi, uçmak. Uçmak, özgürlüktü benim için.

Çocukluğumdan beri hayatımda sahip olmayı çok istediğim her şey için bir bedel ödedim zaten. Sahip olmayı çok istediğim kimi zaman bir dondurma, kimi zaman parka gitmek, kimi zaman bir cips içinden çıkacak taso, kimi zaman çok beğendiğim bir kalem.

Çok dayak yedim. Ondan, bundan, şundan. Kimi zaman elim kırıldı, kimi zaman yüreğim. Uçmak, rüyalarda kaldı benim için. Uçamadım. Çırptıkça kanatlarımı, yere çakıldım. Rüyalarımda bile. Affettim ama onu, bunu, şunu. Olmadı. Affettikçe kırıldım. Affettikçe daha çok kırdılar. Yoruldum. Ben artık ‘’Özür dilerim.’’ diyenlerden. Çok yoruldum.

Oysa; ben istedim ki; değer verdiğim, bana değer veren herkesle beraber yükselelim. Beraber uçalım mutluluğa, aşka, kedere. Bir şeye sahip olduğumda bile dileğim ‘’Daha iyileri, daha güzelleri senin olsun.’’ idi. Onlar, bunlar, şunlar hep daha da yükselsin istedim. Olmadı. Ayaklarına dolanan bağları çözmek için eğildim. Enerjimi emdiler. Başım öne eğik düğümlerini çözmeye çalıştım yüreğimdeki ağırlıklarla. Kendi acımı unuttum onlara, bunlara, şunlara destek oldum. Destek oluş şeklimi beğenmediler. Desteğim az geldi. Gücüm o kadarına yetmişti oysa. Onlara, bunlara, şunlara yetemedim. Başımı kaldırdım kendimi bir nebze iyi hissedince. Kurtulmanın verdiği rahatlıkla başımdan aşağı kaynar sular döktüler. Kelimeler değildi ağır gelen, keliemelerin hissettirdiğiydi. Gücümü topladım. Ayağa kalkmak istedim, üzerime bastılar yükselmek için. Hayallerimi hayalleriymiş gibi çalıp, herkese anlatıp sevdiğim renklere boyadılar. Bakakaldım. ‘’İçimden, ama bu benim hayalim.‘’ dedim. Aşağıladılar. Ezdiler. Küçümsediler. Yanlarındaki dış mandalları fazla dinleyip, yargıladılar. İnanmak istediklerine inandılar. Uzaklaştılar. Durmadan hırpaladılar uzaktan uzaktan. Sonra bir gün yine af dilediler. Sustum. Sessizleştim. Uzaklaştım. Artık tanıdığım gibi değildi kimse. Tanımamış gibi yapmaya karar verdim.

Bütün bunlar olurken, ben hata yapmaktan hiç korkmadım. Çok hata yaptım. İçimden geleni yapmaya çalıştım. İnsan kalmaya çalıştım. Umutlarımı, hâlâ inandığım masumane duygularıma sarıldım. Tükendim. Yoruldum. Yıprandım. Yaptığım hataları gördüm. Uzandım. Kalkamadım. Evimden çıkamadım, insan kalmak için. Yaşamım boyunca kimin bana karşı dürüst olduğunu ve kime karşı dürüst olduğumu anlamak için. Konuştuğumu sandım. Susmuşum oysa. İnsan, çok dolunca konuştuğunu zannedip, susuyormuş. Anladım.

Bu öyle bir evre ki anlatamıyorum. Kararlar alıyorum bütün içtenliğimle. Kimine ikinci şans vermemem gerektiğini, kimiyle artık dostluğumun miadının dolduğunu, kimini çok sevsem de artık sevgimi hak etmediğini, kiminin sevgisizliğini, kiminin maddeselciliğini, kiminin ‘’Ben senin için onları, bunları, şunları yaptım’’ temalı çıkarlarını, kimininse kahpeliğini, pezevenkliğini. Kimilerininse artık ne sığınağım, ne can yoldaşım, ne yol arkadaşım… Aslında hiçbir şeyim olmadığına karar verdim. Sorumsuzca sevmenin verdiği dayanılmaz ağırlığın mitoz bölünmesi ile çoğalan ayrılık tohumları gibiydi olanlar.

Canım yandı. Sabır, dedim. Çok kırıldım. Sabır, dedim. Kırgınım ona, buna, şuna. Kırgınım. Sabrıma da kırgınım. Kırgınlığımı anlatacak kelimem kalmadı. Sadece yüreğimdeki acıyı tırnak uçlarımda hissettim. Canım yandı. Benim canım çok yandı.

Canım yanınca, ağlarken salya sümük kafam çok karışıyor, bazen. “Mahcup bir mahremiyet mi? Mahrem bir mahcubiyet mi?” Hakim Bey?

Neyse.

Hakim Bey, sizden ricam tüm uçuşları iptal edin. Ağır türbülans var.

Exhale the past, inhale the future.

Kendi kendime telefondaki dostuma ‘’Bir şeyler yolunda değil, besbelli!’’ diye yakınırken, bir şarkı duydum aylar önce radyoda. Tesadüf? Yok, yok. Neydi ‘’Kainatta tesadüf yoktur, tevafuk vardır.’’ Tevafuk mucizesi, diyeyim o zaman. Mucize mi bu şarkı şimdi benim için? Neyse, şöyle başlıyordu şarkı:

‘’Bir şeyler yolunda değil, besbelli.
  Bir gudubetlik var, işte besbelli.
  Senden değil, benden değil, kimden belli değil.’’

O kadar –cuk diye ruh halimi anlatıyordu ki bu cümleler, kayıtsız kalamadım. Her şeyi anlatamıyor, insan. Ama sanki kelimelerin gücü, müziğin gücüyle birleşince her şeyi anlatabilecekmiş gibi hissediyor bazen. Görmüyorum. Duymuyorum. Ama hissediyorum. Çok derinden. Gösterilenin arkasını görüyorum. Duyuyorum. Can yakıyor. Üzüntümü tarif edecek kelimem kalmamış lügatımda. Sessizleşiyorum. Tepki verecek gücüm kalmamış. Her şeye ”Ok” diyorum, sadece. İçine bütün söylemek istediklerimi yerleştirerek. İki harf hayatımı kurtarıyor. Sessizlikten zevk alıyorum. Zevk almak, zevk vermiyor ama. Balkondayım. Hava üşümüş. Ceketsizim.

‘’Havada bir hinlik var.
Bir yerde bir eksik var.
Tarifi zor bir şey var.
Havada bir hinlik var.’’ diye devam ediyor şarkı arka fonda.

Birdenbire oluveriyor her şey. Kapı çalıyor. Açıyorum. Duruyorum. Kıpırdayamıyorum. Ne olduğunu dahi anlamıyorum. Çok ani. O kapı açıldıktan sonra başlıyor sıkıntı. Neden diyorum? Bunca şeye ne gerek vardı? Aklımdan bunlar geçerken şarkı devam ediyor, iç sesime okkalı bir tokat atarak:

‘’Nedendir bilinmez bir sıkıntı var.
Yağan yağmurdan esen yelden mi?
Sudan değil, bundan değil, neden belli değil.’’

Hayatta ‘’Neden?’’ diye iliklerime kadar canımı acıtan soruların doğurduğu, sorunun cevabı yok. Cevabım da yok. Kalmadı. Bizde heves kalmadı.
Sonlandırıyor sonra şarkıyı kız: ‘Havada bir hinlik var. Bir yerde bir eksik var.
Tarifi zor bir şey var. 
Havada bir hinlik var. Derin bir nefes alsam geçecek. Belki de sonsuz kadar sürecek. ’’ Havadaki hinlik bitse. Derin bir nefes alsam, geçse. Ne demiştik ama, ‘’Exhale the past, inhale the future’’. Günde 41 kere!

Yine

Aldığım olumsuz haberlerin ardı arkası kesilmeyecek. Ben gene balkona çıkıp, önce nefes almayı deneyeceğim. Balkondan aşağı düşmek yerine, atlamaktan korkacağım. Defalarca üzerime yüklenmiş, yüreğime hapsolmuş ‘’vefa’’ kelimesinde takılı kalacağım sonra, beni engellediği için. 

Defalarca sorumluluğumda olmayan şeyler için suçlayacağım kendimi yine. Hatırlatacağım kendime defalarca doğuştan mücadele etmek, savaşmak için doğduğumu. Beynimde susmayan cümle yığınlarıyla kendimi telkin etmeye başlayacağım sokaklarda yürümeyi deneyerek. İlçeler değiştireceğim, telefonumda şarkı değiştirir gibi, ilçelerin suçu varmış gibi. Yürürken şarkı sözleri arasında pıt pıt telefonuma gelen mesajlarla, maillerle milyon kez motivasyonum yerle bir edilecek, zibilyon kez umuduma gülünecek. Tıkanacağım. Hiç bilmediğim sokaklarda kaybolacağım, kaldırımlara çökeceğim can havliyle. Konuşamayacağım yine günlerce. Anlatamayacağım derdimi, anlatmak isteyip rahatlamayacağımı bildiğim için. Ve ben daha kaç defa bu hayata tutunmaya çalışıp hüngür hüngür ağlamayı isterken bir deniz kıyısında otururken bulacağım kendimi. Etrafı seyredeceğim, hiçbir şey olmamış gibi. 

Gene yüzüme kapanacak kapılar. Arka arkaya. Çarpılacak suratıma sözcükler, konuşmadığım, hak etmediğm halde. Suratıma kapıları kapatanların zor durumda olduğunu duyup koşacağım yanlarına yüreğim cayır cayır yanarken, kapıların kapanacağını bilerek. Ve ben ‘’Bu sefer kaldıramayacağım!’’ deyip daha defalarca kaldırabileceğimi gördükçe gücümü, içimdeki güçsüzlükle boğuşurken mahvedeceğim. ‘’Ben hallederim.’’ cümlesini hayatımdaki pişmanlığım sayıp, altında defalarca ezilip, kimseden yardım almadan, tek başıma gene ayağa kalkacağım. 

Hayatın sunduğu yollara küfürler edeceğim. Yollarıma engebe koyanlara ahlar edeceğim Engebe olmadan gebe kalamayacağımı hatırlatacak hayat bana. Doğumumun da her zaman sancılı, kanlı olacağını anlayacağım evimin merdivenlerini çıkarken. Ve ben yine ağırlıklı düşük yapan bir bedenim olduğunu kendime hatırlatacağım usul usul, her adımımda. Sızacağım halsizlikten. Ve sabah gün aymadan gene balkona çıkacağım nefes almak istermişçesine. Yüreğimdeki vefa sözcüğü yine durduracak beni kalleşçesine.

Muciz’ev’i

Okuyamıyorum. Hem de uzun bir süredir. Hangi kitaba elimi atsam yarım kalıyor. Hangi yarım kalan kitabı bitirmek için elime alsam, bir gıdım ilerlemiyordum. Sonra Michelangelo geldi. Getirdi. Oyun oynadık. Döndürdüm bu kitapta durdu. Okumaya başladım, hemen! “Acaba okuyabilecek miyim?” kaygısıyla baya ilerledim. Bak ne diyor: 

“Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gel gelelim, güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş; dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin, kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş”. (S. 60)

Betimlemelerine bir kez daha hayran oldum. Nasıl güzel bir anlatım, duygu patlaması. Kendime not: Sana, seni betimleyen kitabı oku. Oku, ben geç kaldım. Sen kalma! 😛
#aslıerdoğan

#mucizevimandarin

Hasret Kaldık Güzel Sevmelere!

‘’Saçak altına sığınmış göçmen kuşun kar tanecikleri arasında düşen, beyaz tüyünü de görebilmek

işte sevmek.’’ diyor Sunay Akın. ‘’Sevmek, ne ağır yüklemli bir kelime!’’ derken buluyorsun kendini sonra.

Ortalık leş. Leş ötesi hatta. Bu leş ötesini hep merak etmişimdir. İnsan, dahil olmadığı ve asla dahil olmak istemediği bir güruhu merak eder mi? Dahil olmak istemeyenler, hariç.

İpi kesmeye kıyılamayan, düğüm ata ata bir hal olunan ilişkicikleriniz. “Aşkım, sevgilim” diye ortalıkta gezen popkültürükçü tükürmelik kesimin; ağza aldığı, dile gelen küfürler silsilesi. Şiddet-i alem! Maskara-aludlar kafilesi! Korkunç yürek katliamları!

İstediğiniz kadar bağırın, çağırın, sevginizi haykırın; saygının tükendiği yerde, sevginin rolü yoktur. “Modern” aşklarınıza sıçayım! Perde!

Şifa bohçanız kimde bilmiyorum ama, ruhsal arkeolojik kazılarınızdan çıkardığınız ‘’her’’ şah-ı eserlerinizi, lütfen ‘sevmek’ fiilinden türettiğiniz sözcüklerle bağdaştırmayın. Kabihtir yahu!

Beyaz tüyler. Kimliksiz, cascavlak, bembeyaz parıldayan tüyler. Tüyler. Ah, yürekten düşen kar tanecikleri arasından kendini fark ettiren, tüyler. Ah, sevmek. Sen ne ağır yüklemli bir cümlesin, omuzlarında dinlendiğimiz.

Hasret kaldık güzel sevmelere!

#hasretkaldıkgüzelsevmelere

GİTTİĞİ YERE KADAR-MIŞ!

Bilmiyorum ne olacak, nereye kadar böyle gidecek. Gittiği yere kadar-mış!

‘’Gülümse Kaderine’’ diyor Tarkan ve Kibariye fonda bangır bangır. Hangi kadere? Kadersizliğe gülüyorum ben. Gülüşlerimde saklıyorum her kadersizliği. Her defasında kendi kendime ‘’Daha kötüsü olamaz, herhalde.’’ dediğimde dertlere bir güncelleme geliyor sanki. Anında! Bak, salisesinde. Daha kötüsü oluyor, daha da kötüsü, hep daha da kötüsü geliyor başıma. İnsanlar giderek daha da kötü davranıyor bana. Her zaman anlatacak hikayem var. Hep bir aksiyon, hep bir hareket hayat yolculuğumda.

İnsanın hayatı inişli çıkışlı olur değil mi? Kendimi bildim bileli benimki neden hep inişte? Belki de sanıldığı kadar güçlü değilimdir. Diplerde yaşadım hep. Yaşayamadım belki de. Çok mu küçüğüm? Hâlâ ellerim küçücük, boyum da ortalama. Büyüyemedim ben. Büyütmediler. Yüreğim hep çocuk kaldı. O yüzdendir belki bedenime yakıştırdığınız şu kahrolası ‘’Masumiyet’‘ kelimesi. Ben bu masumiyet gemisinde olmak istemiyorum artık, indirin beni!

Ben, bir yere gitmek istemiyorum. İndirin beni. İnmek istiyorum. Duymuyor musunuz? Gene mi duyuramadım sesimi?

İntiharı düşledim yine. Böyle nefes almayı bu kadar çok istediğin bir an oldu mu evren? Hani böyle canının acayip sıkılması değil de, ümüğüm sıkılıyor. Mutsuzluğun tarifini yapamıyorum. Mutluluk ise benim için ütopik bir şey. Paralel evrende saklı bir kutu. Hiç ulaşamayacağım bir şey. Şey işte. Bırak tanımlandırma şey kalsın! Bu şeyler o kadar çok ki. O kadar yani. İndirin beni!

Yani diyeceğim o ki, istemiyorum. Hayata olan yorgunluğumu, insana ve insanlığa olan kırgınlığımı tarif edecek kelime bulamıyorum artık lügatımda. Kelimelerim de ben de tükendik. Bittik. Bırakın beni bu hayat yolculuğunda uygun bir yerde! İndirin beni!

Öyle aksileştim ki kendime, hırpalıyorum, parçalıyorum yüreğimi her geçen gün daha da fazla. Daha da fazla. Fazla. Elime geçen her kesici aleti yüreğime saplıyorum. Daha da acıyabilir mi diye… Her güncelleme geldiğinde ‘’Bak, daha da parçalanıyorsun yüreğim.’’ diyorum. Acıyor. Acım, acıyor. Eksiliyoruz. Eksildim.

Ben kendi şah damarımı bile mat edecek seviyedeyim. Bırakın beni.

Ben bir yere gitmek istemiyorum. Yalvarıyorum, durun artık müsait bir yerde!

Ben bir yere gitmek istemiyorum. Yalvarıyorum, bırakın beni artık müsait bir yerde!

Ben bir yere gitmek istemiyorum. Yalvarıyorum, fırlatıp atın beni artık müsait bir yerde!

 

07102017 1649

DOZ

Affederek ruhunuzu sağaltabilir misiniz? Meşakkatli iş affetmek. Uzun vadeli zihinsel hamilelik. Doğum evresi sancılı. Benimki sancısız olsun, kaptan. Masa 13, yanına da bol acılı şalgam!

‘’Uyurum geçer.’’ dedim. Uyuyamadım.

‘’Uyuyamazsam, yazarım.’’ dedim. Yazamadım.

‘’Yazamazsam, ağlarım.’’ dedim. Ağlayamadım.

Ah Adorno, ah Sonntag, ah Pessoa! İnan olmuyor. Kanamayan; ama kan gölünde yüzen tek yerim çocukluğum. Çocukluğum kanıyor. Neden bilmiyorum ama, Doktor Bey’in yazdığı 9 maddelik reçetem şöyle:

  1. Dünyanın en kalabalık ülkelerinde de, şehirlerinde de uyansam anne evindeki ranzamı özleyeceğim.

 – Günde 4 doz: ”Öyle kolay bir sanat değildir uyumak. Onun uğruna bütün gün uyanık durmak gerekir.” F.N.

  1. Dünyanın en lüks restorantlarına gidip yediğim etlerin tadındansa, her pazar mangal yapan ve tüm aileyi bir araya toplayan dedemin evinde pişen etin tadı hep başka kalacak yüreğimde.

Günde 9 doz: ‘’Ye, iç, eğlen çok kısa ömrün. Sev, çünkü sevmek en kolay!’’ B.K.

  1. Bakkal amca dediğimiz günlerden besleniyorum. Yaşım hala çocuk. Karmen Amca’nın bana her markete gidişimde hediye ettiği çikolataların verdiği mutluluğu hiçbir şeye değişmeyeceğim. Ali Amca’nın bana hediye ettiği cipslerin içinden çıkan tasolarımı bir çırpıda sinirlenip çöpe atan anneme inat, gazoz kapaklarından kaldırımların kuytu köşelerinde ağlayarak taso yaparken, bana tasolarını hediye eden çocuğu tanımasam da hep seveceğim.

– Günde 4 doz ‘’Çünkü umut kaçınılmaz gelecektir bütün gümbürtüsüyle.’’ T.U.

  1. Makzume Lisesi’ne gizlice tırmanıp, dut ağacının dalında oturup yediğim dutları ve karşılaştığım manzarayı hiçbir zaman unutmayacağım.

– Günde 9 doz:’Unutma, yokuş aşağı inmek kolaydır; ama manzara tepeden seyredilir.’’ D.B.

  1. Ne kadar geç yatarsam yatayım, sabahın köründe çalar saat gibi ayaklanan yüreğimle, yerde sürte sürte salona taşıdığım yorgana sarılıp kimse uyanmasın diye sessizce izlediğim çizgi filmleri ve yatakta yediğim mandalinlerin kokusunu hep özlemle anacağım.

– Günde 4 doz: ‘’Mutluluk bir alegori, mutsuzluk ise bir hikayedir.’’ L.T.

  1. Bir gece yarısı, canım dondurma istediği için beni taa askeriyeye kadar götürüp, dondurma alıp ve yasak olmasına rağmen görevli askerden bir kere askeri parkta sallanmam için rica eden ananemin ‘’Uçuyorum anane. Yıldızlara dokunuyorum. Artık, ben bir kuş oldum. Kanatlarım var, asker amca.’’ diye çığlıklar atan beni izlerkenki gülüşünü ve mutluluğumdan ağlayışını unutmayacağım.

– Günde 9 doz. ‘’Kuş ölür, sen uçuşu hatırla.’’ F.F.   

  1. Merdivenden çıkmak yerine, inatla pencerenin demirlerine tırmana tırmana dama çıkmanın ve demirlere tutuna tutuna asmadan kopardığım üzümleri tişörtümde topladıktan sonra aniden yere düşmenin vücumda verdiği hazzı hiçbir şeye değişmeyeceğim.

-Günde 4 doz:’’ Yaşamanın sırrı yedi kere düşmek, sekiz kere ayağa kalkmaktır.’’ P.C.

  1. Her gün bisiklete binip rüzgarlardan daha güçlü olmak adına, çevirdiğim bisikletin pedallarına yazdığım yazıları ve sürekli çıkan zincirin elimde bıraktığı simsiyah lekelere inat ellerimi bırakıp, çığlıklar eşliğinde söylediğim şarkıları unutmayacağım.

– Günde 9 doz: ‘’Müzik, yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir.’’ H.M.

  1. Arbo ve Hıdır ile inşaatta saatlerce temizlik yaptıktan sonra, boyalı bardaklarda içtiğimiz buz gibi gazozun verdiği mutluluğu, kahkahalarımızın tınısını ve fonda bangır bangır çalan ‘’Ah yalan dünya’’ eşliğinde oynayışımız aklıma geldikçe hep gülümseyeceğim.

– Günde 4 doz: ‘’Sabır acıdır; fakat meyvesi tatlıdır.’’ Aristo Amca!

Dur, dokuz oldu. Durmam lazım, Aristo Amca. Dokuzuncu ay. Doğum evrem. Affettim, dur. Doğayım önce, dur!

Dünyanıza ayak uyduramadığım, kurduğum kendi dünyamda yaşadığım için hepinizden özür dilemeyeceğim. Hepinizi yanlış anlayıp, her bir şeyinizi hiçbir şeye, hiçbir şeyinizi her şeye değişmediğim için de. Çünkü, hayat yanlış anlayınca daha güzel. Yanlış yaptıysam, doğru diye nitelendirdiğiniz kalıplar hoşuma gitmemiştir.

  • ‘’Sağaltalım mı, Doktor Bey?’’

Ruhumdaki çalılıklardan ‘’usulca’’ girin içeri. Çok genç olsam da, yüreğim boyumdan büyük olsa da yoruldum. Bir yanım yaşlı. Yaşlılığın çaresizliği yoruyor. Çok üst üste geldi bu üzüntüler. Kafam bulandı. Toparlayamıyorum. Elimi değil, yüreğimi havada bırakanlara selam olsun bu yaşım.

 ‘’Çünkü, dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.’’

Sevgiyle,

Yasi

 

Geçtiğimiz aylar. Aylar geçtiğimiz. Geçtiğimiz aylar.

images-10.jpeg

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Bu şey ne bilmiyorum. Her neyse bizimle ama bak, bunu biliyorum.

Geçtiğimiz aylarda silkelendim, silkelendi, silkelendiler bilmiyorum kaçıncı kez. Bilmek de istemiyorum. Önce bikoşu kendime bira aldım hafiflemişken. Sonra eve geldim silkelenmenin verdiği huzurla bangır bangır şarkı söyledim saatlerce. Mutluluktan ağladım. Haftalardır otel olarak kullandığım evimi temizlemeye başladım yavaş yavaş. Kutularımı düzenledim. Eski defterlerimin tozunu aldım. Ağır gelen anıları, yıllanmış şaraplarımı çöpe attım. Dışarı çıkmışken temiz havayı soluyup taze kahve içmeye meskenime gittim kimselere söylemeden. Pijamalarımla, makyajsız, minik sırt çantamla, pörtlemiş gözlerimle. Kulaklığımı takıp dış sesi kapadım hemen. ‘İstediğinde yalnız kalabilmek ne büyük huzur!’ dedim İzmir’in yüzüme vuran güneşine. Mırıldandım. Kimsenin geçmediği o sokaklardan geçtim sakinliğe duyulan özlemimle. İstifa ettmenin verdiği huzurla güzel günler geçirdim. Herkes ayıpladı ama. “İş bulmadan istifa etmek günün Türkiye şartlarında senin neyine? Neyine güveniyorsun sen? Senin etin ne budun ne?” dendi. Tek anladığım şey “et ve but” idi. Yemek yemeyi çok seviyorum çünkü. Ama midesizliktense, mide boş kalsın diyorsun. Gurul gurul.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Ben ağlamadım mesela. Ağlamadığım her bir damlayla, bir çiçek suladım. Kimi zaman avuçladım, güvercinleri besledim. Nasıl israf edebilirdim akmayan gözyaşlarımı? ‘Damlalar, ağlatamayanlar kadar alçalmasın.’ dedi. Bunu güvercinler, dedi. Ben, hep dinledim.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Ben koşamadım. Durdum. Rüzgar Bey de beni doya doya öptü. Rüzgarları sevmiyorum. Saçlarımı dağıtıyorlar. Makyajımı akıtıyorlar. Gözlerime tozlar yapıştırıyorlar. Ama rüzgarda çekilmiş fotoğraflarım güzel çıkmış. Güzel çıkmak önemli, salyalı sümüklü. Öyle dedi arka fondaki güvercinler.

Geçtiğimiz aylarda çok şeyler oldu. Herkesin her şeyi bildiğini gördüm bir kez daha. Ben, 27 yıldır hiçbir şey bilmiyormuşum. Öyle dedi herkes. Herkes benden şüphe etti. Bu herkes, işte her bir şeydeki herkes. ‘’Bazı insanlar’’ tanımındaki gibi. Neyse. Şüphe eden önce kendini sorgulasın, dedim. Sorguda sorun yoksa, sorun zaten bu, dedim. İçimden. Herkes, hiçbir şeydi. Kendi aklını kendi için kullanamayanlar, bana akıl verdi. Akıl. Us. Su. Su içmeyi ihmal etmeyin. Herkes bol bol su içsin. Beyne kan gitsin. Beyne kan gitmeyince herkes her şeyi bildiğini sanıyor. Stres artıyor. Oradan buradan laf sokuyor. Komik oluyor. Trajikomik.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Bak mesela bana “Strese dayanıksızsın.” dendi. Bana dendi. Düşünebiliyor musun, bana! Güldük. Kimlerle güldüğüm buna çok önemli. Bunu hayatında kendi küçük dünyasından çıkamamış, hayatın silsilesini zerre yememiş, yediği önünde yemediği arkasında olan; ama pardon söylemeyi unutmayayım dünyanın en büyük, bak en büyük aşk acısını yaşayan birileri söyledi. Onların çektiği aşk acısı, acıların en büyüğüymüş. Hayatı aşk acısından ibaret sanıyorlar. Ne yazık! En işgal etti cümle zaten anlamsızlaştı. Güldüm bir tarafımla bende. “Stres ne demek?” dedim aniden. Klişe TDK vari bir tanım yaptılar. Bir kez daha güldüm. Güldüm çünkü stresi tanımlarken bile içine aşk acısı soktular. “Sen anca gülersin böyle! Polyanacılıktan vazgeç! Neyin umudu bu?” dedi. Küçümsedi. Alay etti. Ama ben gene güldüm. Charlie Chaplin demişti bana meyhanedeyken biz. Demişti ki “Gül! Seni bundan alıkoyanın hayatından çıkış biletini kes!” diye. Ben de kestim bileti. Verdim eline bileti. Şok oldu eline bileti tutuşturduklarım. Vazgeçilmez sanmışlar kendilerini. Ve giderken onlar, arkalarından güldüm. Ben, bazen gülerim. Umut etme, umuduma da laf etme. Kendi kendime bir önceki cümleyi söyledim. Ben, bu cümleyi geçtiğimiz aylarda çok kişiye söyledim. Bunu onların suratlarına da söyledim. İçimden. Duymadı. Kulaklarında kulaklık vardı. At gözlüklerini takmışlardı. Herkes atsın, gözlükleri. At. At, dil gibi canlı bir araçtır.

Geçtiğimiz aylarda bir dost ziyarete geldi. Dostla doya doya bir gün geçireceğim diye, bir hafta çok fazla makarna yedim. Bir paket makarnayı 5’e böldüm. Matematiğim bir dilciye oranla zaten iyiydi. Ama artık bir dahi olma yolunda ilerledim! Matematik karın doyurmaz, dendi. Karnımı matematik doyurdu. İnanılmaz mutluydum! Ama hâlâ sulu makarna seviyorum şu an. Gelecek aylarda da severim inşallah. Bunu güvercinin midesindeki gurultular söyledi.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Dedim ya beni matematik kurtardı. Sen başarırsın, dedi bana. Bunu Matematik Bey, dedi. Maddiyatın, maneviyatı solladığı bir aydı. Benim için değil. Maddiyatçılar söz konusu. Matematik Bey, “Hesaplarıma göre maneviyata sarıl. O hep kaybetmiş görünse de kazanan odur. Bırak kazanmış sansınlar kendilerini.” dedi. Sarıldım hep. O demeseydi de, ben maneviyata sarılırdım. Dedem hep böyle öğretti. Ama Matematik Bey’in demesi bir başka güç verdi. Bey çünkü. Geçtiğimiz aylarda diyorum ya işte yahu bu maddiyatçılar “Sen benim hakkımı asla ödeyemezsin. Ben sana şunu şunu şunu şunu şunu şunu yaptım, aldım, ettim. İyilik yap denize at. Değmezmişsin.” diye hem ortalıkta, hem arkamdan cır cır yan masalarında oturan dostumu fark etmeden, hem de ay inanabiliyor musunuz benim kapımın önünde bangır bangır bağırdılar. Sinek vızıltısı gibi geldi hepsi. Matematik Bey benleydi. Dedi ki onlara balkona çıkıp “Saygı, saygı efendim. Kimsenin ödeyemeyeceği bir hak yoktur. Eğer, hak size göre ödenen bir şeyse şayet, herkesin hakkı ödenir. Çünkü, herkes hakkı kendi bütçesiyle ödeyebilir. Sen hakkını ödeyemeyeceğini düşündüğün birine apple telefon almış olabilirsin. O da sana elma almış olabilir. Apple telefon karın doyurmaz. Ama elma karın doyurur. Çünkü, Steve Jobs elma bahçesindeyken buldu o fikri. Elmasız bir hiçsin yani apple telefon! Otur, sıfır!”. Bunu Matematik Bey, dedi ve balkon kapısını kapattı. Sonra bana döndü “Her hak arayanı sanma haklı, sana bunu söyleyeni sanma yarraklı.” O ne demek öyle, dedim. Şimdi uydurdum, dedi. Haksızsın, dedi sonra pat diye. Ve konuşmama izin vermeden devam etti “Elmanı neden paylaşıyorsun bu maddiyatçılarla? Bırak, apple telefonlarıyla kendi sanal dünyalarında şunları. Arkadaki elmayı fark edemeyecek kadar aptallar! Kendini basit ve sıradan hissetmen için ellerinden geleni yapıyorlar. İnsanları 3’e ayırmayı öğren artık! Manevi değerleri olan maneviyatçılar, maddi değerleri olan maddiyatçılar. Bu kadar.” dedi. Gülümsedim. Tam tamına 13 saniye sürdü. Saydım. Geçtiğimiz aylarda toplam 13 saniye güldüm. Herkes günde bir adet elma yesin. Elma önemli. Dişleri parlatıyor. Gülüşleri güzelleştiriyor.

 

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Mesela ben hiç et yemedim. Aylar sonra et yeyince fark ettim. Et mükemmel bir şeymiş! Şey işte. Bırak adlandırma, şey kalsın! Soğan sarımsakla birleşince vücutta orgazm etkisi yaratıyormuş. Sonra kemikleri kemirirken, güvercinler dedi ki artık “Sana daha çok mangal yakacağız!”. Yakma lütfen, dedim onlara. “Korkma bu ateş seni iyileştirecek.” dediler. Evet, bunu da güvercinler dedi. Her yerim yandı. Öyle bir yandı ki, mahvoldum. Etim büzüşmedi. Yüreğim cıs etmedi. Acımadı. Ama ben küllerimden yeniden doğdum. Anka oldum.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. “Sen çok değiştin.” diyen bir kesim gene ortaya çıktı. Ben hep değişirim. ‘Değiştim yahu. Yanımda olsaydın da değişimimi görseydin.’ Demek istedim. Demedim. Çok şeyler olunca, ben hep değişirim çünkü. Onlar hiç değişmez. Hep aynıdır. Hep aynı midesizlikte tükürdüğünü yalayan, insanların arkalarından yardırıp yardırıp, ama bir kaç ay sonra da yaladıklarını göğe çıkaran tiplemecikler. Siz biraz şey misiniz? Evet, siz? Magazinciler gibiler. Sorsan popüler gereksiz her bir şeyi bilirler. Popkültürükçü tükürmelik kesim. Hiç sevmiyorum o kesimi. Ben fotoğraf çekilmeyi sevmiyorum ki hem? Sanal dünyada beni sevmesinler. İstemiyorum. Hem magazincilerin benimle ne işi olabilir? “Çıkıntılar çıkın dışarı. Defolun! İğne! Çuvaldız. İğne, çuvaldız. İğne, çuvaldız.” güvercinlerin bağrış sesleri geldi aniden. Ne oluyor, diye balkona koştum, annemle bir yanda telefonla konuşurken. Bir de baktım. Sen çok değiştin diyenler, çok değişmiş. Her taraflarında iğneler. İlk defa onlara yukarıdan baktım. Miniciklerdi. Çok yüksekti. Korktum. Hemen içeri geçtim. Camlar kapandı bir anda. “Sinek de küçük, ama içeri doluşmasın. Midemiz bulanmasın.” dendi. Kim dedi, duymadım. Sonra bir yuhalamayla karışık köpek sesi geldi ki, annem “Unutma zeytin gözlüm, köpek havlar havlar susar. Sen yüreğini hep böyle tut.” dedi. Ah, dedi annem. Evet. Annem, ah dedi. Ah, magazinciler! Oldu mu şimdi? “Hiç yani.” dedi annem. Annem gene haklı çıktı. Annelere bir şey olmasın. Annelerin çocuklarını üzüp ahını almayın. Ah, iki harften çok öte.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Mesela annem hep beni aradı. Hiç yılmadı. Sözüm yükseldi, gene aradı. Sesim hiç yükselmedi. Saygı. Saygı çok önemli. “Saygı, sevgiyi doğurur.” derdi rahmetli dedem. Öyle oldu. Rahmetli dedem de severdi annemin dolmasını. Bu sözü de beraber anne dolması yerken söylemişti. Anne dolması, yemeklerin şahıdır! Ünlemli. “Canım anne dolması istedi.” dedim bir gün anneme. Annem günlerce evde dolma pişirmedi. Ta ki ben evimde dolma pişirene kadar. Anne olmak böyle bir şeydi çünkü. İyi kötü beraber dolma yiyebilmekti. Anne dolmasını ihmal etmeyin. Anne dolması önemli. Kimse anne dolmasız uzun bir süre kalmasın.

Geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Dedim ya yaz yaz bitmez. Çok şey oldu. İyi gün dostları yoktu yanımda. İyi günüm değildi çünkü. Kötü günüm hiç ve hiç değildi. Kötü gün dostları vardı. Mesafeler hiç yoktu. Kimi zaman şehirleri aşıp, kimi zaman ülkeleri aşıp ulaştılar. Mektuplar geldi. Beraber yürüdük sözcüklerle. Beraber bindik arabalara. Benimle kaza yaptılar onlar da. Arka koltukta olsam da darbe aldı ellerim bacaklarım. Arka koltukta bile kemer izi kaldı üzerimde. Dikişlerim artı her defasında. Her kazada arttı. Yürüyemedim. İyi gün dostları “Umarım iyileşirsin. Senin yerinde olmak istemezdim.” diye sanal dünyadan mesajlarını ilettiler. Çok sağolsunlar sanal dünyada hep varlar. Teşekkür ettim onlara. Eklediler sonra: “Ben senin yerinde olsam zaten, bunları yapmazdım. İş bulmadan asla çıkmazdım.” Benim yerimde olsan, ben olurdun. Ama iyi ki ben değilsin. Ve asla ben olamayacak, bu hazzı yaşamayacaksın, dedim suratlarına. Kimse duymadı. Kendi kendime ise “Ben hasta değilim ki iyileşeyim! Kırık döküğüm.” dedim. Diyebildim demedim. Dedim, dedim. Ben, bazen derim çünkü. Kötü gün dostları geldiler. Hiç gitmemişlerdi ki. Ellerini omzuma attılar. Gelemeyenler güvercinleri yolladılar. Kucakladılar beni hepberaber. Düştüm. Dikişlerim açıldı. Geldiler. Kaldırdılar. Düştüm. Dikişlerim patladı. Gene geldiler. Düştüm. Dikişlerim tutmaz oldu. Gene geldiler. Düştüm. Dikişlerimi beraber tekrar diktik. İlmek ilmek örgü örer gibi. Gene geldiler. Hiç yılmadılar. Hiç yılmayanlar hiç, hiç olmadı. Gerisi koca bir hiçti!

Dedim ya geçtiğimiz aylarda çok şey oldu. Ve ben kendi kendime Ece Temelkuran’ın şu cümlesini kurdum “İnsan her şeyi unutuyor da en ihtiyacı olan zaman yanında olmayanı aklını kaybetse unutmuyor.”
Ve ben affederim. Ama neyi affettiğimi asla; ama asla unutmam. Güvercinler demedi. Bak, bunu güvercinler demedi! Her sabah beni uyandıran güvercinler. Her iş görüşmesinde yanımda olan güvercinler. Her ağlayamadığımda yanıma koşan güvercinler. Dikişlerimi dikmek için tüylerden bana iplik yapan güvercinler. Bana tüy bırakan güvercinler. Güvercinler, iyi ki var!

Yasi.